Füreya Koral Retrospektif Sergisi

En baştan söyleyeyim, sonra ara sıra aklıma geldikçe tekrar ederim: mutlaka görmelisiniz! Kale Grubu'nun 60. yıl dönümü şerefine Türkiye'nin ilk çağdaş kadın seramik sanatçılarından Füreya Koral'ın en kapsamlı retrospektif sergisi 18 Ocak'a kadar Akaretler Sıraevler No:16'da ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek.  Mutlaka gidin, bir an önce gidin, çünkü bir kez gezmek yetmeyecek bir(kaç) daha gitmek isteyeceksiniz. Ayşe Kulin'in Füreya kitabını da okumuş olmama rağmen Füreya Koral'ın asıl hikayesini, tutkusunu, azmini, çalışkanlığını, son derece yaratıcı ve modern tarzını asıl bu sergi sayesinde tam anlamıyla gördüm diyebilirim. Ve müthiş etkilendim. 

1900'lü yılların başında, Osmanlı'nın çöküş döneminde doğan, çağdaş bir Cumhuriyet kadını Füreya Koral. İki evlilik yapmış, ikincisi Kılıç Ali Paşa ile. İki sanatçı teyzeye sahip: Fahrelnissa Zeid ve Aliye Berger. Yaratıcı genler zaten ailede mevcut diyebilir miyiz bilmiyorum bu durumda. Ama bu genlerin Füreya Koral'da ortaya çıkışı neredeyse kırk yaşına yaklaşırken olmuş. Verem teşhisiyle İsviçre'de kaldığı sanatoryumda aslında hastalık sayesinde ortaya çıkmış seramik tutkusu ve 87 yaşında ölene kadar da devam etmiş. 

Aşağıda onun yetenekli ellerinin kalıbını çıkarmış olan Candeğer Furtun'un çalışmasını görüyoruz. Orta sırada ise teyzesi Fahrelnissa'nın kaleminden Füreya'yı. Defterde yazılı not ise Mustafa Kemal ve Latife Hanım'dan "Füreya Hanım, millete ifa edeceğin vazife mühimdir. Bunu bir an hatırından çıkarma! Ona göre çalış, hazırlan."


Sanatçının Atatürk'ün sözünü hakkıyla yerine getirdiğini görüyoruz, çünkü ölene kadar hiç durmaksızın üretmeye devam etmiş. Ve çok da çeşitli eserlere imza atmış. Seramik objeleri zaten biliyorduk ama siyah-beyaz desenleri ve resimleri benim için ayrıca sürpriz oldu. Bayıldım tarzına. Ayna gördüm mü de affetmem bilirsiniz. ;)


Seramiklere gelince. Hayatımda hiç bu kadar hayran hayran tabak izlediğimi hatırlamıyorum. Günümüzde onca maddi/fiziki olanak ve dünyadaki başka sanatçıların işlerine erişim şansı varken bile bu kadar yaratıcı ve çağının ötesinde işler yapan insan sayısı çok değil. O dönemde böyle güzellikleri ortaya çıkarmak, beni yaratıcılığın doğuştan bünyede var olması gerektiğine bir kez daha inandırdı. Çalışma ve eğitimle desteklenir elbette ama 1-0 gibi bir durum bence yaratıcılığın varlığı. Pipo standının, tabakların, balıklı serinin, ağaçlı serinin, bibloların, fincanların güzelliğine bakar mısınız?


Bu arada Füreya Koral seramik alanında en çok duvar panolarına önem vermiş. Aklında çini geleneğini çağdaşlaştırmak varmış. Anadolu motifleriyle başladığı panoları zamanla yarı-soyut bir nitelik kazanmış. 


Bir de kuş evleriyle başlayıp insan evleriyle devam ettiği harika bir seri var sergide. O minik evlerin hepsi ayrı bir hikaye. Hepsi ayrı bir yaşamı yansıtıyor içinde olduğu gibi dışında da.  


Füreya Koral'ın pek çok otel ve mimari yapı için de dev ebatlarda seramik duvar panoları yaptığını görüyoruz.  Divan Oteli'nde benim favorim kuşlardan varmış - en kısa zamanda görmek istiyorum. Avrupa ve Meksika'ya yaptığı seyahatlerin ona bu yönde ilham verdiği görülüyor. Bu seyahatler sonrasında mimarlarla işbirliği içinde çarşılar, hanlar ve diğer kamusal mekanlarda büyük panolar üretmiş. Ayrıca yine pek çok otele ve TBMM'ye seramik sehpalar da yapmış. 


Kısacası tanışmak isterseniz müthiş bir kadın sizi bekliyor Akaretler No:16'da. Hayran olmamak, yaptıklarına ağzı açık bakmamak mümkün değil. Sanatçının biyografisi, kişisel eşyaları ve fotoğrafları ve tabi ki 200'e yakın eseri defalarca görülesi güzellikte. İyi ki bu dünyadan böyle bir kadın geçmiş. İyi ki Kale Grubu da bize onu bu detayda sergilemeyi seçmiş. Ruha şifa... kaçırmayın, üzülürsünüz. 

İyi gezmeler.

Yol Ayrımı ve Aile Arasında

Gecikmeli yazıyorum bu aralar. Ayrıca az okuyorum. Twitter ve haber takip etmiyorum. Dizilere takılıp, AVM dolaşarak sezon alışverişi yapan bir tipe dönüştüm iki haftadır. Ayıp ediyorum yahu, bu ben değilim! Haber takip etmeyip mutlu olmak yerine dizi bağımlısı oldum. Sigarayı bırakıp çekirdek çitlemeye başlamak gibi. Spor yerine de alışveriş turlarını koydum. Al sana tüketim çılgını, "aptal Amerikalı" dediğimiz profil! Kendime gelmeliyim, bu geçici bir dönem olmalı. Yoksa bu da mutsuz edecek beni. Ama Netflix dizileri de bırakılacak gibi değil yahu. ;) Neyse, bulacağız bir orta yol.  

Bu arada iki sinema filminden bahsetmeden geçmeyeyim. İkisi de beni ters köşeye yatıran iki Türk filmi diyebilirim. Yol Ayrımı'nı beğenmeyeceğim sanıyordum ki çok beğendim. Diğeri için de tam tersi olduğunu söyleyebiliriz maalesef. Yani aslında fragmanlarını izlerken de "bu film Gülse Birsel'in olmasa hayatta gitmezdim" demiştim, dolayısıyla çok da ters köşe sayılmaz, değil mi? ;)


Yol Ayrımı, zaten Şener Şen'in baş rolünde oynadığı bir Yavuz Turgul filmi olarak kim ne derse desin izlenecekler arasındaydı. Şener Şen'i hep aynı tip rollerde görmekten çok sıkılmıştık, buradaki acımasız ve duygusuz iş adamı Mazhar Bey rolüyle değişik bir Şener Şen görmek bize iyi geldi doğrusu. Konu anlamında da çok sevdiğim bir film oldu Yol Ayrımı. Geçirdiği bir kaza sonrasında adeta öncesinde kaybetmiş olduğu vicdanını, duygularını, iyi insan olma özelliklerini yeniden kazanıyor Mazhar Bey. Lüks ve mesafeli kozasından çıkıp arkadaşı Altan'ın bohem evinde yaşamaya başlıyor. Yaşamıyla ilgili radikal kararlar alırken pek çok şeyin ilk kez farkına varıyor. Örneğin; yağmurun tenine değmesinin mutluluğunu ya da işçilerin de hakları olan insanlar olduğunu ya da bir sokak hayvanına yardım etmenin tatminini yaşıyor. Şiirle, şarapla, özenle ve emek verilerek hazırlanmış yemeklerle tanışıyor. Çok klişe gibi görünse de çok güzel işlenmiş bence filmde. Hani şirketiyle ilgili çok abartılı bir kararı var, onu saymazsak tabi. Onu da film icabı deyip geçebiliriz bence. ;) Altan rolünde Rutkay Aziz her zamanki aşık olunası. Nur rolünde Tilbe Saran ve Emine'yi canlandıran Nihal Yalçın da her zamanki gibi çok başarılılar. Yol Ayrımı'nda daha az geçilmiş yolu seçerek hem kendi hayatında hem başkalarının hayatlarında fark yaratıyor Mazhar Bey. Üstelik bonus olarak yitirdiği insanlığını da yeniden kazanıyor. 


Gelelim Aile Arasında filmine. Ya da hiç gelmesek mi? ;) Yok yok, o kadar yerden yere vurmayayım ama Gülse Birsel'den daha iyi bir komedi beklerdim diyebilirim yahu. Daha akıllı diyaloglar falan en azından. Biraz zoraki güldüm desem yeridir. Yani Engin Günaydın (Fikret) ve Demet Evgar'ın (Solmaz) olduğu bir filmde zaten onları keyifle izleyip gülebilirsiniz, ona diyecek lafım yok. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim trans oyuncu Ayta Sözeri'ye ve Adanalı kayınvalide Mükerrem rolünde Devrim Yakut'a da bayıldım. Ama ne bileyim, ben yazarımızdan daha fazlasını, çok daha fazlasını beklemişim herhalde. ;)

Neyse, kısaca Solmaz ve Fikret her ikisinin de ilişkilerinin bittiği gün tesadüfen tanışırlar. Daha sonra  Fikret, Solmaz'ın kiracısı olur ve aynı apartmanda yaşamaya başlarlar. Bu sırada Solmaz'ın kızı Zeynep, Adanalı sevgilisiyle evlenmek istemektedir ama çalgıcı baba ve müzikhollerde şarkı söyleyen anne ile geleneksel, varlıklı ve Adana'nın ileri gelenlerinden biri olan damadın ailesinin önüne çıkmak biraz zor olacaktır. Dolayısıyla Fikret, emniyet müdürü baba, Solmaz ise ev hanımı, mazbut anne rolünü üstlenerek şaşalı bir Adana düğününü atlatmaya çalışırlar. 

Eğlenceli, lay lay lom izlemelik, boş beleş iki saat geçirmelik gidilebilir filmlerden. En kötü güzel Adanamızı görürsünüz, canınız acılı şalgam suyu ve kebap çeker falan filan. ;) Gidin işte, kazansınlar. ;) 

Karşılaştırma falan yapmak istemiyorum, zaten bambaşka tarzlar. Ama şuraya not düşmeden de geçmeyeyim: Türkiye'de komedi anlamında gülebildiğim birinci isim Cem Yılmaz olmaya devam ediyor benim. İkincisi de Yılmaz Erdoğan. Dizilerinin hatırına Gülseciğimi de ilk üçe alıyorum, ama ikinci filminde kesinlikle daha fazlasını bekliyorum kendisinden. İmza: hayranı olan bir seyircisi. ;)

İyi hafta sonları ve iyi seyirler o zaman size. 

Pera'nın Zamanı

Kumbaracı50'nin Pera Palace Hotel Jumeirah'ın (ama ben bundan sonra kendisinden Pera Palas olarak söz edeceğim, çünkü daha güzel geliyor kulağa ve göze ;) ) çeşitli odalarında ve balo salonunda gerçekleştirdiği interaktif oyunu Pera'nın Zamanı'nı çok merak ediyordum. Bu yüzden 22 Kasım akşamı bu farklı deneyimi yaşamak üzere Pera Palas'ta olduk. Her köşesi tarih kokan, anı dolu böyle bir mekanda nasıl hikayeler izleyeceğimizle ilgili merak içindeydik tabi ki. Bellboy'lar (oyuncu olanları tabi ;) ) kulaklıklarımızı dağıtmak üzere bizi dördüncü kata yönlendirmeden önce bu güzel otelin lobisine, giriş katındaki barına ve dinlenme köşelerine göz gezdirme, her detayın tadına varma fırsatımız oldu biraz. 


Detaylar ve tarihe geçmeden önce oyundan bahsetmeliyim tabi. Açıkçası tiyatro oyunu olarak değerlendirecek olursam çok beğenmediğim ama farklı bir interaktif deneyim olarak "hiç de fena değil" diyebileceğim bir performanstı bu. Bir zamanlar burada konaklamış olan Agatha Cristie, Ernest Hemingway, Greta Garbo, Franz Joseph gibi dünyaca ünlü otel misafirlerinin odalarına ayrı gruplar olarak doluşarak izlediğimiz performanslardan oluşan oyunda belli bir hikaye, bütünlük falan yoktu. En son Grand Pera Balo Salonu'nda tüm oyuncular ve seyirciler bir araya toplandığımızda bile çoğu kişinin kafasında biz neden oradan oraya gidip durduk acaba otelde düşüncesi oluşmuş gibiydi. ;) Ama yine de görmeye değer mi? Bence değer. O koridorlarda ve odalarda sıkışıp kalmış hikayeleri bahar temizliği yaparak özgür bırakan bellboy'lar eşliğinde otelde dolaşmak her halükarda ilginç bir deneyim. Öneririm.  


İlk kolajdaki fotoğrafta o nefis vazo çiçekleriyle dolu masanın olduğu salon Yol Ayrımı'nda Şener Şen'in o can alıcı konuşmayı yaptığı salondu. Hafızamda tüm tazeliğiyle dururken kendisini bir de canlı görmek çok güzeldi. Her bölümün kristal avizeleri, aplikleri, kadife koltuklarla döşenmiş köşelerine bakarken merdivenlerden yuvarlanmadığıma şaşırıyorum. İkinci kolajda eski tip concierge ve house phone'ların tatlılığına ne demeli? Tarihi asansör zaten otelin baş rol oyuncularından ama ilk kez gördüğüm o yazar kasa (sağ üst) ve Orient Express ile gelen otel misafirlerini Sirkeci Garı'ndan otele taşımak için kullanılan tahtırevanın (üst sıra ortadaki foto) güzelliği?

Korunması açısından burayı da iyi ki Dubaili Jumeirah grubu almış diye sevinmeli miyiz, yoksa neden Pera Palas adıyla Türk bir grup tarafından orijinal haliyle korunup, tanıtılıp, işletilmiyor diye üzülmeli miyiz bilemedim. Neyse, artık böyle şeylere hiç takılmadan var olan güzelliğin tadını çıkarmaya bakmayı öğreniyorum yavaş yavaş bu hayatta, bu ülkede. Hiç de fena olmuyormuş, tavsiye ederim. 

İyi seyirler. 

Misi & Gölyazı & Tirilye

Misi 

Gelelim 19 Kasım Pazar günü Bursa'dan dönüşümüze. Sabah erkenden termal banyo, üstüne dinlenme ve kahvaltımızı yaptıktan sonra ilk durağımız şehre on dakika araba mesafesindeki Misi Köyü oldu. Gelecek Turizmde projesiyle ve kadın dayanışma gruplarıyla -bkz Koza Evi- adını duyduğum bu minik köy tablo gibi görüntüler sunuyor bize. 1989 yılında sit alanı olarak koruma altına alınan bu şirin köyün tarihi ise MS 183 yılına dayanıyor. Alex adlı bir keşiş ve yanındaki 85 Hristiyan'ın Mysia adlı bu bölgeye yerleşmesi buranın insanlı tarihinin başlangıç noktası diyebiliriz. 



Gölyazı

Misi'de yaklaşık yarım saat kadar gezindikten sonra kahvemizi Gölyazı'da içmek üzere yeniden yola düşüyoruz. Kırk dakikalık bir yolculuk sonrası ulaştığımız Gölyazı nefis bir balıkçı kasabası tadında. Uluabat Gölü'nün en meşhur yarımadası burası. MÖ 6. yy'a kadar uzanan bir tarihi var kasabanın. Miletoslular tarafından kurulmuş bir Rum köyü olarak Bizans ve Roma döneminden izler barındırıyor bünyesinde. Biz ilk olarak 750 yıllık Ağlayan Çınar'a selam vererek adımımızı atıyoruz yarımadaya. 


Balıkçı kasabasında mezata denk gelip gölden taptaze çıkan balıkların henüz canlıyken satıldıkları anlara şahit olmak da güzel bir deneyimdi. Burada 21 farklı balık türü yaşıyormuş. En çok avlanan türler ise turna ve sazan balıklarıymış. Daha sonra yayın, tatlı su kefali, ringa ve kızıl kanat balıkları onları takip ediyorlarmış. 


Balıklara, balıkçı tekneleri içine konuşlanmış her renk ve ebatta kedilere, dizi dizi inciyiz dercesine dizilmiş martılara selamlarımızı yollayarak, köy kahvesinde Türk kahvelerimizi içerek ve elbette Gölyazı Hatırası fotoğrafımızı da çektirerek bu kez günün son durağı Tirilye için yola çıkıyoruz. 

Tirilye

Gölyazı-Tirilye arası da yaklaşık 45 dakikalık bir yoldu ama o kadar  keyifli bir yoldu ki iyi ki son anda plana Gölyazı'yı ekleyip bu yolu keşfetmişiz dedik. Adeta bir panoramik tablonun içinde kıvrıla kıvrıla yol alarak Tirilye'ye vardık. İsocum, motorla gidilecek rotalar listesine bir yer daha eklemiş oldu böylece. Aranızda motor tutkunu varsa aklında olsun bu yol, gerçekten çok keyifliydi. Özellikle ilkbaharda ve sonbaharda nefis olacaktır.

Yine eski bir Rum kasabası olan Tirilye'nin eski adlarından biri de Zeytinbağ imiş. Tam bir zeytin cenneti olan bu güzel sahil kasabasından bol bol zeytin ve zeytinyağ almayı unutmayın. Biz favori zeytinlerimizi Köylü Pazarı'ndan, zeytinyağımızı ise ZeyEr'den bulduk.   


Daha sonra keyifli çarşısının içinde bir süre daha dolaştık. Tirilye adının üç papaz anlamına geldiğini biliyorsunuzdur. İznik'te toplanan ilk konsülde aforoz edilen üç muhalif din adamı buraya gelip yerleşmişler ve bu sahil kasabasına isimlerini vermişler. Ama aynı zamanda Tirilye'nin barbun balığının Latince adı olan triglia'dan geldiği de rivayetler arasında. Yani burada bol bol barbun balığı çıktığnı da unutmayın. O yüzden çarşı pazar işini artık bitirip rakı-balık için oturmakta yarar var diyebiliriz. ;)


Balık ile kapanış molası için sahildeki balıkçılardan Tirilye Balık'ı seçtik. Bir örnek kareli masa örtüleri, sahildeki konumu, ev yapımı nefis ekmekleri, mezeleri, taptaze balığı ve güleryüzlü servisiyle çok da memnun kaldık. O dev deniz çuprasını görünce de barbunu falan unutmuş, kendimizden geçmişiz. ;)


"Kalan meze artıklarını kedilere veriyor musunuz, yoksa İstanbul'daki martıma götüreyim mi?" diye sorduğumda servis yapan adamcağızın gözlerindeki korkuyla karışık şaşkınlığa yol boyunca aklımıza geldikçe güldük. Ama ne yapayım yahu, her sabah balkon camıma tık tık yapıp benimle birlikte kahvaltı yapmaya geldiğini haber veren evcil bir martım var benim burada. Kaş'ta kedilerim, İstanbul'da martım aklımın hep bir köşesindeki olmazsa olmazlarım. Hayat onlarla birlikte güzel. Ama hayat en çok sevdiceğimle birlikte, sağlıkla tadını çıkardığımızda güzel. Hep de böyle güzel yüzünü görelim dilerim. 

İyi haftalar!

Bursa'da Bir Gün

Aslında yarım gün desek de olabilir çünkü Cumalıkızık'ı bitirip otelimize gelmemiz, yerleşmemiz ve yeniden dışarı çıkmamız öğleden sonra üçü bulmuştu. İkimiz de daha önce Bursa'da bulunmuştuk, dolayısıyla çok da kültür gezisi amaçlı gelmiş değildik şehre. Ancak sonrasında  fark ettim ki aslında şehir içine hakkıyla tam bir gün ayırıp bütün o tarihi ve kültürel mirasın tadına varmak da iyi olabilirmiş.

Kervansaray Termal Otel

Önce otelimizden bahsedeyim. NG Afyon'la birlikte termal aşkımızın başladığını yazmıştım. O yüzden bu hafta sonu turumuzun da konaklama yerini termal otellerden biri olarak seçelim dedik ve şehrin en eskilerinden Kervansaray Termal'i tercih ettik. Bu arada eski derken, gerçekten de baya eski bir otel olduğunu belirtmeliyim. Yani dökülmeye bir kala. Lobisi, dekorasyonu falan bizi otuz yıl öncesine götürdü.  Ama asıl takıldığım nokta bu değildi benim. 

(resmi otelin web sayfasından aldım)

Termal bölümünü hiç beğenmedim. Kadınlar hamamının içinde bir havuz var sadece! Yanında çığlık çığlığa bağıran çocuğunu yıkayan bir anne, bikini yerine iç çamaşırlarıyla gelmiş tipler, kese yapan tellaklar, saçına bakım yapıp tarayan tipler kenarlarda otururken sen de ortadaki havuzda sinirden diken diken olmuş şekilde termal keyfi yapmaya çalışıyorsun. Erkekler bölümü çok daha huzurlu ve hijyeniktir eminim. Çıkışında şezlonglarda dinlenme salonları da vardı mesela. Ama kadınlara ayrılan bölüm yaprak sarmalı, göbek atmalı hamama bir tık kala curcunalığındaydı. Aile banyosu ise küvet boyutlarında olduğundan rezervasyonlu kullanılabiliyormuş. Tek aile kullanabildiği için de yer bulmamız mümkün olmadı. Anlayacağınız istediğim sefa ve hijyen seviyesinin çok altındaydı bu otel. Büyük olasılıkla bir daha gelmeyiz. NG Afyon kalitesiyle kıyaslamamsa zaten mümkün değil.

Bursa Şehir Merkezi

Cumartesi günü öğleden sonra gezdiğimiz için her yerin inanılmaz kalabalık olduğunu söylemeliyim. Fotoğraf falan bile çekmeye üşendim çoğu yerde. Elbette ilk durağımız Ulu Cami ve hemen yanındaki Koza Han ve devamında adeta birbirine kapalı ve açık çarşı alanlarıydı. Koza Han'a bayıldım. Burası 15. yy sonlarında II. Bayezid tarafından vakıf olarak yaptırılmış. Tam bir han şeklinde inşa edilmiş yapının ortasındaki geniş avluda ise bir mescid yer almakta. Eskiden koza ticareti için Bursa'ya gelen ipek tüccarları burada konaklarlarmış. Şimdi ise O kemerli katların içleri ipekten ve diğer kumaşlardan yapılmış envai çeşit şal ve eşarp satan dükkanlara dolu. Avluya bakan kafeleri ise çay&kahve molası için ideal.


Buradan çıkıp yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüşle Irgandı Çarşılı Köprü'ye ulaştık. Bursa'ya  ilk gelişimin üstünden on yıldan uzun süre geçmiştir. Diğer yerleri hatırlıyordum az çok ama bu köprüyü hiç görmemiştim. Minik bir Ponte Vecchio havasında, üstünde tasarım dükkanların yer aldığı köprü 1442 yılında inşa edilmiş. Daha sonra deprem ve savaş sırasında adeta yıkıntı haline gelmiş olsa da 2004 yılında yenilenerek şimdiki haline kavuşmuş. Çok tarihi bir havası olmasa da görülesi bir durak.

Sırada Yeşil Cami ve Yeşil Türbe'nin bulunduğu bölge var. Köprüden sonra yaklaşık 10-15 dakika yürüyerek de buraya ulaştık. Yeşil Türbe'nin giriş kapısındaki işlemeleri ve rengini ilk görüşümde de çok sevmiştim diye hatırlıyorum. Mehmet Çelebi 1421 yılında bu türbeyi yaptırmış ve bitişinden kırk gün sonra da vefat etmiş. İçeride en büyük ve ortada kendi mezarı ile birlikte yanlarında oğulları ve kızlarının ve hatta dadısının da mezarları bulunuyor. Turkuaz çinilerle kaplı bu yapı ve etrafındaki rengarenk çarşı bölümü Bursa'da en sevdiklerimden oldu. 


Ulu Cami ile Yeşil Türbe arasını görebildik ama diğer tarafta Tophane'ye doğru gidemedik bu kez. Orada da Orhan Gazi ve Osman Gazi türbeleri olduğunu biliyoruz ancak bu kez asıl amaç termal-iskender kebap-çevre kasabalar olduğu için ona sıra gelmedi. Hem iskender için de kuyruğa girme zamanımız geliyordu yavaştan. ;)

İskender Kebap Yemesi Sevap ;)

Gülmeyin öyle, iskender kebap yemek ciddi iştir. En meşhuru Kebapçı İskender'in Atatürk Caddesi üzerinde Tayyare Kültür Merkezi yanındaki Mavi Dükkan olarak bilinen yeri diye duyduk. Burada 30-40 dakika kuyrukta bekliyorsunuz, içeri girdikten sonra da yaklaşık 10 dakika içinde kebabınız geliyor.  İçki yok, fast food konseptinde iskender kebap yemeye geliyor gibi düşünün. Lezzet olağanüstü; hem etin hem tereyağının. Porsiyonlar doyurucu. Ve erken kapanıyorlar. En geç 20.00 gibi. O yüzden en yoğun saatleri akşam 18.00 civarı.


O akşam İsocum maç izleyeceği için ben de gece 10 gibi uyumadan önce bir seans daha termal banyo yapmayı planladığımdan biz daha bile erken yedik yemeğimizi. Buraya mutlaka uğramalısınız. Beklediğinize değen bir lezzet olduğunu söyleyebilirim. Nişantaşı Şakayık Sokak'ta da şube açmışlar ve aynı lezzet olduğunu iddia ediyorlar. (Laf aramızda, hiç emin değilim öyle olacağına, ama ilk iskender krizinde denemek üzere notumu aldım)

Diğer 'yazmazsam olmaz'lar...

* Şehrin trafiğinin nasıl kaotik olduğunu anlatmama kelimeler yetmez. Bindiğimiz taksilerle bir yerden bir yere gitmek baya Hindistan'da rickshaw yolculuğu yapmak tadındaydı. ;) Güldüğüme bakmayın beni acayip sinir eden ve midemi altüst eden bir durumdur bu. Taksiciler ve konuştuğumuz hemen herkes eski belediye başkanı Recep Altepe'ye saydırıyorlardı. "Çocukluk hayali tramvayı yapma inadıyla bize kabus bıraktı," diyor halk özet olarak. Gömü aradığı ve bulduğu da şehir efsaneleri arasında. İnsanın içi acıyor gerçekten. Osmanlı'nın başkentlerinden, bu kadar harika bir tarihi, doğal ve kültürel zenginliğe sahip bir şehir, bir kişinin hırsı ile ne hale getirilip bırakılmış. Çok yazık.

*Bursa çok kapsamlı gezilmesi gereken ve konumu ve kaynaklarıyla ikinci İstanbul olabilecek kadar zengin bir mirasa sahip bir yer. Biz tam anlamıyla hakkını veremedik. Siz daha çok zaman ayırın mutlaka. Ama hemen her yerin Eminönü curcunası tadında olduğunu bilerek gidin gezmeye.

*Bursa ipeği meşhur demiştim. Kendinize ve sevdiklerinize ipek şal ya da başka bir aksesuar almadan dönmeyin. 

* Ve tabi ki kestane şekeri için de aynısını söyleyeceğim. Kafkas ve İpek'ten aldık birkaç çeşit kestane şekeri ve İpek de çok köklü ve iyi bir firma olmasına rağmen biz Kafkasçı olduğumuza karar verdik. Damak tadı değişir. Deneyin ve dönmeden ağız tadınızı da almayı unutmayın.

Sırada civar köy ve kasabaları var. Sanırım kalabalıklardan uzaklaşarak huzuru bulacağız bu kez. ;)