Bu Aralar İstanbul Modern'de Neler Var?

Biliyorsunuzdur, defalarca gezilebilecek sürekli koleksiyonun dışında nefis süreli sergiler de oluyor İstanbul Modern'de. Her ne kadar o sahil artık müze binasından Karaköy'e kadar berbat bir şantiye haline dönüşmüş olsa da hâlâ keyif alıyorum oraları ziyaret etmekten (belki de kaçınılmaz olandan almaya baktığım keyiftir bu, niteliğini irdelemeye korktuğum için öylece tadını çıkarıyorum işte ;) ). Benim bu seferki gidiş amacım İnsan İnsanı Çekermiş fotoğraf sergisi ve Tepta Aydınlatma 25. Yıl Sergisi: Gündüz, Işık, Gece idi.  

İnsan İnsanı Çekermiş

11 Aralık'ta bitecek olan bu güzel fotoğraf sergisini görmek için az zamanınız kaldı. Türkiye'den 80 fotoğrafçının 80 yıllık bir süreçte çektiği Türkiye fotoğrafları var sergide. Gerek İstanbul'dan gerek kırsal kesimlerden ama içinde mutlaka insan olan fotoğrafların hepsi de görülmeye değerdi. Fotoğrafın fotoğrafı güzel olmuyor, biliyorum. Hele bir de parlayan camların ardından çekmeye çalışınca bildiğin kötü oluyor. Hatta fotoğrafın içinde kendini falan görüyorsun ki hiç harika değil. ;) Yine de sevdiğim birkaç fotoğrafı ekliyorum aşağıya tüm arsızlığımla. ;)


Siyah-beyaz fotoğraflar daha da favorim olduğu için önce onları ekledim. Sağ üst köşedeki Aslı Erdoğan'a da selam olsun buradan. Sol üst köşedeki Piyer Loti'de Yağmur (Tahsin Aydoğmuş) ve yanındaki tramvaya binen kadın fotoğrafı tüm sergideki en favorilerim olmuş olabilir. Sağ altta 1936 yılında çekilmiş Cumhuriyet Kızları fotoğrafını görüyorsunuz. Ne kadar aydınlık ve iç açıcı bir fotoğraf değil mi 2016 yılındaki halimizle karşılaştırdığımızda? Renklilerden favorim olan birkaç tanesi de aşağıda. 

Yaşlı bir çiftin sergi gezerkenki hallerini yansıtan sol üst köşedeki Müzede Bir Gün fotoğrafına bayıldım. Hemen altında 1980'lerin Bingöl'ünde çekilmiş Yaylada fotoğrafı var. Ekşi Elmalar'daki yayla kültürünü anlatan sahneler aklıma geldi ve galiba o yüzden de daha çok hoşuma giderek dikkatimi çekti. Sağdaki dört fotoğraf ise Summer 60+, kısaca annelerimiz diyebiliriz. ;) 


Daha bir sürü harika fotoğrafın yer aldığı bu sergiyi ya bu Ücretsiz Perşembe günü ya da bu hafta sonu yakalayın derim. 

Tepta Aydınlatma 25. Yıl Sergisi: Gündüz, Işık, Gece

İstanbul Modern'in kuruluşundan beri aydınlatma sponsorluğunu üstlenen Tepta Aydınlatma'nın 25. yılı onuruna salt ışık alanında düzenlenen ilk sergi olan Gündüz, Işık, Gece sergisi mimar, tasarımcı ve sanatçıları bir araya getirmiş. Dokuz farklı yerleştirme ile izleyicilerin doğal ışık olgusunu yeniden düşünüp yorumlamalarına olanak tanınıyor. Girer girmez Bilgehan Şenel'in Demir Küpte Gün Batımı çalışması sizi karşılıyor. Tasarımda kullanılan ham demir konstrüksiyon inşaat sahasına dönüşen bugünkü İstanbul'a gönderme niteliğinde. Eserin kendisi ise şehri çevreleyen deniz üzerinde gün ışığının yansımalarından ilham alınarak oluşturulmuş. Çok sevdim.


Aşağıda da üç ayrı yerleştirme bulunuyor. Solda Tansu Özelgin'in Anemon'u duruyor. Ortada William Brand Boğaz'ın Hüznü'nü anlatmış. Zamanı kontrol ettiğimizi düşündüğümüz zamanlarda bile aslında ne kadar hızlı aktığına dikkat çeken sanatçı mumun bir ucunun değil iki ucunun birden yandığını yansıtmış. Zaman uçar ve ebediyet bekler, diyor. Sağda ise Gölge adlı çalışmasıyla Enzo Catellani var.


Burada da toplam dokuz yerleştirme olduğunu düşünürseniz size daha yarısını bile anlatamadığımı fark edeceksiniz. O yüzden gitmek, görmek, deneyimlemek en iyisi. Bu sergiyi gezmek için biraz daha bol zamanınız var. 22 Ocak'a kadar görün derim.

Karaköy sokakları...

Sergileri gezdikten sonra da bir arkadaşla kahve/yemek sohbeti iyi gitmez mi? Biz de öyle yaptık. Bana sıcacık Kaş havası getiren Denizcim'le Pim Karaköy'de oturduk ve sohbet ettik.  


"Hiç acımam, Kaş'ta plaja giderken kullandığım sırt çantamı buuzz gibi İstanbul kışında da kullanırım" demiştim ben değil mi? Kullandım valla! Soğuğa yakışan renkleri bilmem ama bence çantam rengarenk Karaköy sokaklarına pek yakıştı doğrusu. ;)

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama


Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu


YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-gorsel


haydar-colakoglu


haydar-colakoglu-teb


Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye


Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanı sıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasım ayında açılacak beta surumu ile İstanbul`un bazı seçkin mekanlarında yapılacak test sürüşleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Son İzlediğim Filmler ve Okuduğum Kitap

İki hafta önce izlediğim Hollanda yapımı Publieke Werken, yani Public Works (yani bir nevi Bayındırlık İşleri ;) ) adlı filme bayıldım diyebilirim. Bize gelir mi gider mi, ben nereden görüp de not etmişim bu filmi hatırlamıyorum (Dutch filmleri festivali diye bir şey olmuş muydu yakın zamanlarda? Belki oradan seçip beğenip almışımdır bak). Konusu gerçek bir hikayeden alınmış bu film benim için Amsterdam'a bir daha gitme nedeni bile olabilir. 

1888 yılında Amsterdam'daki Central Station'ın karşı köşesine lüks Victoria Hotel'in yapılmasına karar verilir. İnşaat firması oradaki mülk sahiplerinin çoğuyla anlaşır, ancak verdikleri fiyatı kabul etmeyen inatçı keman yapımcısı Vedder ve kendisiyle birlikte hareket etmesi için ikna ettiği yanındaki yaşlı eczacı projeye taş koyarlar. Tüm ikna çabaları boşa gider ve inşaat firması bir süre sonra oteli bu iki dükkanı yıkmadan yapacakları bir projede karar kılarlar. Fiyat yükseltip daha çok kazanmayı bekleyen Vedder ve eczacı çok daha zor bir duruma düşerek hem inşaatın yapım aşamasındaki tüm eziyeti çekerler hem de para olarak avuçlarını yalamak durumunda kalırlar. Victoria Hotel yan cephesinde bu iki dükkan ile birlikte açılır. Bana da merak edip, gidip görme isteği kalır. ;) Konusu ve dönem kostümleri ve dekoruyla değişik bir film, izleyin.  

İkinci olarak Woody Allen'ın Cafe Society'sini izledik. Biz çok severiz Woody Allen'ı, o yüzden de olumsuz bir yorum duymamışsınızdır bu blogda filmleri hakkında. Ve bu filmini de çok sevdiğimizi söyleyeyim. 1930'lu yılların Amerika'sına gidiyoruz bu kez. Hem doğusuna hem batısına. Hem orta halli yaşamlara hem Hollywood ışıltısına. Aşkın da hem coşkulu hem de iç acısı yanına. 


New York'ta yaşayan Yahudi bir ailenin küçük oğlu Bobby, Hollywood'da menajerlik yapan dayısı Phil'in yanına iş bulmaya gönderilir. Orada dayısının sekreteri Vonnie'ye aşık olur. Ama Vonnie'nin gizemli -daha sonra ortaya çıktığında da Bobby'nin midesine yumruk gibi oturabilecek cinsten- bir sevgilisi vardır. Hollywood'un sahte, sığ parıltısından sıkılan ve Vonnie'den de yüz bulamayan Bobby, New York'a dönerek mafyavari ağabeyi Ben ile birlikte bir gece kulübü açıp işletmeye başlar. Bu arada yine Veronica isminde bir kadınla evlenir ve baba olur. Ama aklı hâlâ karışıktır. 

Hani konuyu böyle anlatınca "eee?" hissi uyanıyor ya... uyanmasın işte. Woody Allen'ın yazdığı metin o hissi yok edip, tüm boşlukları dolduruyor. Sadece Bobby'nin ailesindeki tipler bile sosyoloji dersi gibi! ;) Dönem kostüm ve dekorları bu filmde de nefis. Oyunculuklar güzel. Daha ne olsun. Mutlaka izleyin. 

Peki ne okuyorum?

Alain de Botton'ın Seyahat Sanatı kitabında ilginç kişiliğinden etkilenerek bir kitabını daha okuyayım dediğim Gustave Flaubert'in Cehennem Rüyası var elimde. Ayol merak etmez olaydım da Madame Bovary ile kalaydım iyiymiş! ;)


Yok öyle dediğime bakmayın tabi, ben inatla okumaya devam ediyorum. Yazarın gençlik dönemi yazılarından ve öykülerinden bir seçki olan kitap aslında güzel. Ama acı, ıstırap, aile dramları ve yokluk öyküleri ağırlıklı. Ruhen buna pek uygun bir dönemde değilim galiba. E bu öykülerini yazan yazar da gerçekçilik akımı öncülerinden olunca okur olarak işimiz biraz daha zorlaşıyor. Bir de Fransızca çeviriye çok uygun bir dil değil mi acaba diye düşünüyorum bazen. Sanki Fransız yazarların o edebi zenginliği Türkçeye aktarılırken kayboluyormuş gibi  geliyor bana. Ya da acaba edebi zenginlik falan hikaye mi? Biz seksi bir dil diye ağzımız açık dinlerken, bunlar nasılsa her türlü bize hayran diyerek birbirinden kopuk, basit cümlelerle dolu hikayeler mi yazıyorlar acaba? ;) Ya da yaklaşık iki yüz yıl öncesinin hikayelerini okuyup da günümüz dünyası ile karşılaştırınca mı etkilenemedim ki? Neyse. Her türlü okumaya devam ediyorum. En sevdiklerim arasına girmeyecek olsa da son derece renkli ve değişik bir kişiliğin değerli kaleminden çıkan öyküler bunlar. İlla ki iyi geliyordur bana da. Size illa ki okuyun demiyorum ama. ;)

Sergi Haberi: Tarık Akan’a Saygı ve Sevgi

TÜRVAK (Türker İnanoğlu Vakfı ) Sinema-Tiyatro Müzesi bu yıl Türk sinemasının 102.yılı etkinlikleri kapsamında "sergi ile açılacak. Sanatçının Türk sinemasındaki 46 yıllık emeği sinematografik açıdan ele alınacak. Birlikte rol aldığı sanatçı arkadaşları, sevenleri ve yakın dostlarının da katılacağı sergi açılışı 5 Aralık'ta ülkemizin ilk ve tek sinema müzesi olan TÜRVAK (Türker İnanoğlu Vakfı) Sinema-Tiyatro Müzesi’nde yapılacak. Tarık Akan’a Saygı ve Sevgi” sergisinde, sanatçının 46 yıllık sinema hayatında rol aldığı 116 filmin tüm afişleri ve filmlerine ait birçok sahne fotoğrafı sergilenecek. Ayrıca  sanatçının daha önce hiç görülmemiş onlarca portresi, hakkında basında yer alan ve müzemizce arşivlenmiş sinema ve magazin dergilerine ait kapaklar, yazılı basından derlenmiş makaleler ve köşe yazıları yine bu sergi kapsamında ziyaretçilere sunulacaktır.


Bu sergi kapsamında Tarık Akan’ın başrollerinde yer aldığı bazı filmler Türvak Sinema-Tiyatro Müzesi Ali Efendi Sinema Salonu’nunda sergi boyunca ve günde iki seans halinde ücretsiz gösterimde olacaktır.

Serginin sürprizi ve de en can alıcı noktası, ünlü heykeltıraş Bülent İşcan tarafından yapılan Tarık Akan’ın silikon heykeli, ilk defa bu sergiyle birlikte müzemizin Heykeller Salonu’nda sergilenecek ve sevenlerine takdim edilecektir.

Türk Sinemasından Bir Tarık Akan Geçti 

Tarık Akan, 1970 yılında Ses Dergisi’nin açmış olduğu oyunculuk yarışmasına katılarak birinci oldu. Yarışmadaki başarısıyla tüm yaşamı değişen Türk sinemasının yeşil gözlü dev sanatçısı ülkemizde yediden yetmişe herkesin sevgisini ve saygısını kazandı. Hafızalara Hababam Sınıfı’nın Damat Ferit’i, Canım Kardeşim’in Murat’ı, Sürü’nün Şivan’ı, ve Yol’un Seyit Ali’si olarak kazındı. O seyircinin farklı rollerle özdeşlik kurduğu ve bağrına bastığı babası, abisi, kardeşi veya romantik sevgilisi oldu. “Hababam Sınıfı”, “Ah Nerede”,Canım Kardeşim”, “Evcilik Oyunu”, “Kıskıvrak” ve “Adem ile Havva” unutulmayan filmlerindendir. Sinema kariyerine salon filmleri, romantik komedi ve güldürü türüyle başlayan sanatçı, Türvak’ın kurucusu Erler Film-Türker İnanoğlu Şirketi’nde de 1974 yılından itibaren “Yaz Bekarı” filmiyle birlikte toplam 14 tane filmde başrol oynamıştır.


1977 sonrasın da tarzını değiştirerek sosyal içerikli filmlerle ve bir dönemin siyasi sembolü olan gür bıyıklarıyla sinema serüvenine devam eder. Başrolünü oynadığı ve 1982 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Filmseçilen “Yol” filmiyle “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü adaylığına layık görülür. Ulusal çaptaki festivallerde ise sanatçı 8 kez Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ve 6. Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazanır. Sürü, Yol, Pehlivan, Maden, Adak ve Karartma Geceleri gibi filmleri en önemli filmlerinden olup, dönemin sosyal ve politik sıkıntılarına işaret eden ve anlatan filmlerindendir. Ölümünün ardından 2016 Adana Altın Koza Film Festivali  “Ulusal Uzun Metraj Film Yarışmasında da En İyi Erkek Oyuncu” ödülü sanatçıya atfedilmiştir.



Yeniçarşı Caddesi No:24 Beyoğlu, İstanbul
0 212 245 80 92 

İyi gezmeler!

Kendini Arayan İnsan

Yazın iki günlüğüne Kaş'a, bize gelen arkadaşımızın tavsiyesi olarak alıp okudum Rollo May'in Kendini Arayan İnsan adlı kitabını. Zorlu bir döneminde okuduğunu ve kendisine anlam arayışı, içsel bütünlüğü ve mutluluğu sağlama anlamında çok iyi geldiğini söylemişti. Galiba benim için de okumak için doğru zaman bu zamandı, çünkü bana da çok iyi geldi. Hiçbir şeyin kesin olmadığı, yaşadığımız bu endişe çağında kişisel bütünlüğümüzü bulmak, güvensizlik ve çaresizlikle çevrili ortamlarımızda ayakta durabilmek, içimizdeki güç merkezini ortaya çıkarabilmek için nasıl bir yol izleyebileceğimize dair nefis bir rehber kitap bu. 

Varoluşçu psikolojinin önde gelen isimlerinden Rollo May ile bu kitap sayesinde tanışmış oldum. Diğer kitaplarına göz atmadan önce yine o arkadaşımızın diğer tavsiyesi olan Irvin Yalom'un Varoluşçu Psikoterapi kitabının da siparişini verdim bile. Zira uzun süredir ülkenin, dünyanın, insanlığın gidişatıyla ilgili ne kadar zorlasam da işin içinden çıkamıyorum ve karamsarlık bataklığında debeleniyorum. En azından bataklıktan çıkmayı ve bataklığın bir santimetrekaresini bile kurutmak adına bir şeyler yapabilecek gücü kendimde bulabilmeyi hedefliyorum ilk adım olarak. 


Alıntılar

- "...Boşluk duygusu genellikle insanların, hayatlarına yahut içinde yaşadıkları dünyaya ilişkin etkili bir şey yapmaktan aciz olmalarını hissetmelerinden kaynaklanır... ...Böylelikle günümüzde pek çok insan gibi derin bir çaresizlik ve anlamsızlık hissine kapılır insan..."

- "Duyarsızlık ve hissizlik de endişeye karşı birer savunma yöntemidir."

- "Bireyler uzun bir süre boyunca aralıksız endişeye maruz kaldıklarında bedenleri psikosomatik hastalıkların hedef tahtası halini alır... Kısacası endişe, büyük veba salgınının (insan sağlığı ve refahın en büyük düşmanı) günümüze uyarlanmış halidir."

- "Korktuğumuzda bizi neyin tehdit ettiğini biliriz, içinde bulunduğumuz durum bizi harekete geçirir, algılarımız keskinleşir ve tehlikenin üstesinden gelmek için kaçmayı ya da başka uygun yöntemlere başvurmayı deneriz. Endişeye kapıldığımızdaysa yüzleştiğimiz tehlikeyi atlatabilmek için nasıl adımlar atmamız gerektiğini bilmeyiz. Endişe "yakalanma", "şaşkına dönme" hissidir ve algılarımız keskinleşmek yerine daha bulanık ve belirsiz bir hal alır."     

- "...cesur bir alçakgönüllülük gerçekçi ve olgun bir kişiliğin işaretidir... Şişinmek ve ukalalık genellikle içsel bir boşluk ve kişinin kendinden şüphe ettiğinin belirtisidir; endişe hissinin üzerini örtmek için en sık başvurulan yöntem gurur gösterisi yapmaktır... Kendini güçsüz hisseden kimse zorbalaşır, daha da güçsüz olanlarsa kabadayılaşır; el kol oynaması, çok konuşma, ukalalık ve işi yüzsüzlüğe vurma eğilimi bir kişi yahut gruptaki gizil endişenin başlıca belirtilerindendir..."

-  "Gerek fiziksel gerekse psikolojik olsun tüm hastalıkların bedenin (yahut "kişilik" veya "zihnin") başına gelen periyodik kazalar olarak değil de, doğanın insanın bütününü yeniden eğitmesi olarak görülmesini öneriyoruz... Hastalıklarını kendilerini yeniden eğitmek için bir fırsat olarak gören bazı kişilerin ciddi bir hastalıktan sonra hastalıktan önceki hallerine kıyasla hem psikolojik hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olduklarının, insan olaraksa bütünlüğe kavuştuklarının klinik bir gerçek olduğunu ekleyebiliriz."

- "Hayat aynı anda hem kendini yinelemekle hem de aşmaya çalışmakla meşguldür," diye ifade eder Simon  de Beauvoir etik üzerine kaleme aldığı kitabında; "tek yaptığı kendini idame ettirmekse eğer, yaşamak ölmenin bir çeşididir ve insanın varlığı tuhaf bir bitki örtüsünden farksızlaşır..."

- Nefret ve kırgınlıklarımızla açık bir şekilde yüzleşmediğimizde er ya da geç kendi kendine acıma duygusuna dönüşürler ki bu durumun kimseye faydası yoktur. Kendi kendine acıma, nefret ve kırgınlığın "korunmuş" halidir.


Biri beni durdursuuuun! Kitabın tamamını yazasım var, o derece! Az çok anlamışsınızdır, neredeyse her sayfasının altını çizerek okuyabilirsiniz bu kitabı. Müthiş örnekler, keyifle okumanızı sağlayan bir anlatım. Ha bu arada Starbucks'ın Christmas Blend'i de çıkmış. Eşlikçi olarak gayet iyi gider, haberiniz olsun. 

Hadi bakalım kendinizi aramaya, marş marş! ;)